Son dakika Şanlıurfa haberleri Urfa'nın haber sitesinde

  • Dolar 5.7971
  • Euro 6.4953
  • GR ALTIN 277.84
  • ÇEYREK 454.27

  • 18 Eylül 2019, Çarşamba 9:17
Hacı AhmetÜNLÜ

Hacı Ahmet ÜNLÜ

Kâfirler Birbirlerini Sevmedikleri Halde Müslümanlara Karşı Birleşirler
Tarih boyunca Müslümanlara karşı düşmanlık göstere gelmiş olan Yahudiler, başlangıçta küçümseyip önemsemedikleri Medine'deki Müslümanlar güçlenip kendilerine zarar vermeye ve yaptıkları ihanet ve kalleşlikler nedeniyle onları yurtlarından çıkartmaya başlayınca, kendileri için tek çözüm yolunun Müslümanları toptan ortadan kaldırmak olduğuna karar verdiler. Bu amaçla Yahudilerin ileri gelenlerinden yirmi kişi arap kabilelerini Müslümanlara saldırmaları hususunda ikna etmek için yola çıktılar. Bu Yahudiler yapmış oldukları yoğun kışkırtma ve propaganda faaliyetleri sonucu birçok arap kabilesini Müslümanları tamamen ortadan kaldırmadıkça rahat edemeyecekleri hususunda ikna ettiler. Bunun üzerine bütün bu arap kabileleri aralarındaki ihtilaf ve savaşları bir tarafa bırakıp birleştiler ve Müslümanları yok etmek için yola çıktılar. Bu arap kabileleri şunlardı: Güneyden Ebû Süfyan komutasında dörtbin kişiden oluşan Kureyş, Kinane ve onların halifleri (antlaşmalıları) olan Tıhame ahalisi ve onların peşinde ise Beni Selim vardı. Doğudan Gatafan kabilesi, Uyeyne b. Hısn komutasında Beni Fezari kabilesi, Haris b. Avf komutasındaki Beni Hurre kabilesi, Mus'ar b. Duheyle komutasındaki Beni Eşca kabilesi, Beni Esed kabilesi ve diğer arap kabileleri. Birkaç gün içerisinde Medine çevresinde onbin asker toplandı. Bu askerlerin tek ortak gayeleri vardı, o da Müslümanları toptan yok etmek idi.
Kâfirler bilirler ki onlar için en tehlikeli olan sistem İslâm sistemi ve onlar için en tehlikeli olan devlet İslâm devletidir. Zira onlar bu sisteme bağlı olan kişilerin bu sistem ve düşünceden en ufak bir taviz vermeyeceklerini, kendileriyle asla ortak bir yol tutmayacaklarını, böyle ortak bir yol tutmaları halinde bunun onların düşünce ve akideden vazgeçmeleri manasına geleceğini, geçmiş tecrübelerinden çok iyi biliyorlardı. Ayrıca Müslümanların Allah'ın dinini yeryüzünde tamamıyla hakim kılmadıkça kendilerine asla rahat vermeyeceklerini de biliyorlardı.
Bunun için birbirine düşman olan bu kâfirler, bu sistemi ve bu sisteme bağlı olan kimseleri tamamıyla yok etmek için, aralarındaki düşmanlığı unutup birleştiler. Bu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında böyle cereyan ettiği gibi ondan sonraki İslâm devletleri döneminde de aynen böyle cereyan etmiştir. İslâm devleti ne zaman yeryüzünde bir sistem olarak ortaya çıksa kâfirler aralarındaki düşmanlıkları bir tarafa bırakıp bu sistemi yok etmek için birleşmişlerdir. Günümüzde de Yahudiler başta olmak üzere bütün kâfirler aralarındaki düşmanlıkları unutarak İslâm devletini ortadan kaldırmak için birleşip ellerindeki bütün imkânları seferber ettiler ve bunda başarılı da oldular. Ve İslâm devleti yerine ismi İslâm olan fakat kâfir kanunlarıyla idare edilen, batıya ve Yahudilere uşaklık eden, İslâm'la uzaktan ya da yakından hiçbir alakası olmayan birtakım devletler icat ettiler. Bu işte de en büyük rolü Yahudiler oynamışlardır.
Kâfirler sadece İslâm devletini ortadan kaldırmakla yetinmemişler, bunun yanında en ufak bir toprak parçasında dahi olsa İslâm'ın tekrar hakim olup bir devlet haline gelmemesi için her türlü tedbiri almayı da ihmal etmemişlerdir. Kâfirlerin böyle bir devletin hakim olmasını engellemek için yapamayacakları hiçbirşey yoktur. Zira onlar İslâm'ın dünya üzerinde bir devlet olarak hakim olmasının kendileri için yok oluşun başlangıç noktası olduğunu çok iyi bilirler. Bu yüzden onlar çok ince hesaplar yapıp İslâm devletinin tekrar hakim olmaması için birtakım tedbirler almışlardır. Bu tedbirler:
1-Kâfirler daha önce İslâm tatbik edilmekte olan diyarlarda yaşayan ismi Müslüman olan kimselerin hakiki İslâm'ı öğrenmemeleri için çeşitli hile ve planlar hazırlamışlar ve bu insanlar arasında kendi uydurdukları ve kendilerine hiçbir zarar vermeyen bilakis kendilerine uşaklık ettiren sahte bir İslâm yaymışlardır. Bu çalışmalar sonucunda buralarda yaşayan insanlar öyle bir hale gelmiş ki hakiki İslâm kendilerine anlatılınca bunu garipsemeye ve hakiki İslâm'ı anlatan kişileri de sapıklar olarak damgalamaya başladılar. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şu hadisi de zaten buna işaret etmektedir:
İslâm garip başladı ve yine garipliğe dönecektir.
 (Buhârî-Müslim)
Sonuçta bu diyarlarda İslâm'ın isminden, Kur'an'ın ise resminden başka İslâm'dan hiçbir eser kalmamıştır. Tıpkı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi:
Öyle bir zaman gelecek ki İslâm'ın isminden ve Kur'an'ın resminden başka İslâm'dan bir eser kalmayacak.
Bütün bu çalışmalar sonucu kâfirler bir zamanlar İslâm'ın hakim olduğu bu topraklarda batının, Yahudi ve Hristiyanların istediği İslâmı hakim kıldılar. Yine bu kâfirler batının uşağı olup Kur'an'ı hüküm mercii olmaktan çıkarıp yerine batının kanunlarını hakim kılıp tatbik eden kimseleri de halk gözünde kahraman olarak gösterip lider konumuna getirdiler. Bununla da yetinmeyip yine bu topraklar da yaşayan kimselerin ekonomik, ilim ve teknolojik alanlarda hep onlara bağımlı kalıp ilerleyememeleri için engeller koydular.
2-Yine bu kâfirler gerek tekrar İslâm'ın hakim olmaması, gerek kendi menfaatlerini, gerekse birbirlerinin menfaatlerini korumak ve eskiden olduğu gibi birbirlerine girmemek için birtakım bloklar ve organizasyonlar kurmuşlardır. Avrupa Topluluğu, Nato, Varşova Paktı, Birleşmiş Milletler, Lahey Adalet Divanı vb. bunlara örnek olarak zikredilebilir.
 Burada Birleşmiş Milletler ve Lahey Adalet Divanına değinmeden geçemeyeceğiz.
Yahudiler de, Hristiyanlar da aslında her birisi ancak kendi menfaatlerini düşünürler. Fakat bunlar menfaatleri icabı birbirlerine taviz verebilirler ve ortak bir yol tutabilirler. İşte Birleşmiş Milletler bunun açık bir örneğidir. İkinci dünya savaşı sonrası galip çıkan devletler güya bir daha I. ve II. dünya savaşları gibi bazı kişilerin aşırı istekleri sonucu ortaya çıkan felaketlerin tekrar vuku bulmaması için tedbir olarak bu organizasyonu kurmuşlardır. Fakat bu organizasyonun asıl amacı bunu kuran ve kurulmasında öncülük yapan devletlerin menfaatlerini korumak, onlar için en büyük tehlikeyi arzeden İslâm'ın tekrar yeryüzüne hakim olmasını engellemek için gerekli tedbirleri almaktı.
Bu organizasyonun kurulmasında en büyük rolü Yahudiler oynamışlardır ve kuruluşundan beri de organizasyon içinde Yahudiler büyük etkinliğe sahiptir. Bu yüzden, bu güne kadar bu teşkilat en çok Yahudilere hizmet etmiştir. Bu güne kadar bu teşkilattan Yahudiler aleyhine en ufak bir karar çıkmamış, çıksa bile bu kararların hiçbiri uygulamaya konmamıştır. Bu da organizasyonda Yahudilerin ne kadar etkili olduğunun açık bir delildir.
Bu teşkilat belirli kanunlar ve prensipler dahilinde kurulmuştur. Bu kanun ve prensiplerin hiçbirisi İslam'dan alınmadığı gibi bilakis İslâm akide ve prensiplerine zıt kanun ve prensipler içermektedir. Bu teşkilata üye olan ülkelerin ise bu prensip ve şartlara uyması şarttır ve daha bu teşkilata girişinde bu şartlara ve prensiplere uyacağını kabul etmek zorundadır. Bu organizasyon, üyelerinin menfaatlerini zedeleyen durumlarda cezalar verip müeyyideler ve yaptırımlar uygulamaya yetkili bir kuruluştur.
Şüphesiz bu şartlara haiz bir organizasyona Müslüman bir devletin üye olması ya da üye olması halinde artık İslâm'ından söz edilmesi düşünülemez. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi bu teşkilattaki üyelerin uymak zorunda oldukları kanun ve prensipler İslâm'dan olmadığı gibi İslâm'a zıt kanun ve prensiplerdir. Bu kanun ve prensipleri kabul etmek İslâm akidesini temelinden sarsar ve bozar.
 Zira bu gibi kanun ve prensipleri kabul etmeyip reddetmek İslâm'ın ilk şartı olan tağutu inkâr meselesine girer. Bu şartı gerçekleştirmeyen bir devletin ise Müslüman kalması mümkün değildir. Bu organizasyon içinde tabiri caiz ise beş ilah vardır. Bunlar; Amerika, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere'dir. Sadece bu beş devlet veto hakkına sahiptir. Yani bu organizasyonda bir karar hususunda bütün üyeler ittifak etse, fakat bu beş ülkeden birisi bu kararı kabul etmeyip veto etse bu karar uygulanamaz. Zaten bugüne kadar Birleşmiş Milletlerin alıp uygulamaya koydukları bütün kararlar öncelikle Yahudilerin sonra bu beş devletin menfaatine uyan kararlardır.
Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilah tanımayan, Allah'tan başka hiçbir sahte ilahın hükmünü kabul etmeyen İslâm inancına sahip bir devletin bu gibi ilahların kanunlarıyla idare edilen bir organizasyona girmesi ve onların kanun ve hükümlerini kabul etmesi İslâm akidesiyle asla bağdaşamaz. Akidesini iyi bilen bir Müslüman böyle bir organizasyona üye olan bir devletin artık Müslümanlığından söz edilemeyeceğini de çok iyi bilir.
Birleşmiş Milletler'in, üyelerinin ihtilaflarını çözümlemesi için mahkemesi de vardır. Şayet bu mahkemeye başvuran ülke buradan sonuç alamazsa yine kâfirlerin koyduğu kanunlarla hükmeden ve daha üst bir mahkeme olan Lahey Adalet Divanına müracaat eder. Bu mahkemeye bir Müslüman devletin başvurması şüphesiz düşünülemez. Zira bu mahkemeye başvuran ülkenin, tağutun mahkemesine başvurduğundan dolayı (Nisa: 60) ayeti kerimesinin hükmüne göre; ne İslâm' ından ne de Müslümanlığından söz edilebilir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisa: 60)
Artık bu devletin Müslümanlığı Allah-u Teâlâ'nın da belirttiği gibi kuru bir iddiadan ileri geçemez.
Müslüman bir devletin bu gibi örgüt ve organizasyonlar karşısında takınması gereken tavra gelince; Müslüman bir devlet bu gibi organizasyonları tanımayarak onları reddetmeli ve onların gerçek amaçlarını ve gerçek yüzlerini açık açık insanlara anlatmalıdır. Zira bu mesele akidenin temellerinden olan tağutu inkâr meselesiyle alakalıdır ve bu yüzden de insanlara çok iyi açıklanması, kişi veya devletlerin İslâm'ını bozabilecek bu gibi hususlardan Müslümanların sakındırılması ve Müslümanların bunlara karşı cephe almalarının sağlanması gerekir.
Allah-u Teâlâ mü'minlerin bu konuda göstermeleri gereken tavrı şu şekilde açıklıyor
Mü'minler ise düşman topluluklarını gördüklerinde: “İşte Allah ve Rasûlü'nün bize vaadettiği! Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir” dediler. Bu ancak onların imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını arttırmıştır.
 (Ahzab Suresi Ayet  22)
Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlara gelince; onlar düşman askerlerinin toplanıp bir araya geldiklerini görünce ümitsizliğe düşerler ve inançlarından şüphe etmeye başlarlar.
Allah-u Teâlâ onlar hakkında şöyle buyuruyor:
Ve o zaman münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: Allah ve Rasûlü meğer bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar.” diyorlardı.
 (Ahzab Suresi Ayet  12)

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

HABER SİTEMİZİ NASIL BULUYORSUNUZ ?

NAMAZ VAKİTLERİ
yukarı çık